Huzura Giden Türk Çerisi

             Huzura Giden Türk Çerisi

İlkbahar geliyordu...
Baharın gelmesiyle sert ve kurak geçen doğa tekrardan canlanıyordu. Ama bu sefer başka canlanıyordu. Doğa ana bu sefer başka bir şey için uyanıyordu. Sanki geleceği biliyordu. Küçük bir oba vardı, kendi kendine geçinen bir obaydı. Onlarda bahara hazırlanıyordu. Obanın kadınları, kızları gençler, yiğitler hepsi doğayla bütünleşiyordu. Bu obada yaşayanlardan birisi de Erkut'tu. Onun için bahar sanki tekrardan doğuyordu. Herkes işini yaparken yavaş yavaş akşam oluyordu, hava yumuşaktı. Erkut akşamın yumuşak havası eşliğinde kopuz sesini dinleyerek gökyüzüne bakıyordu. Erkut uzun boylu, kısa saçlı, sert bakışlı birisiydi. Gök Tengri'nin dünyayı ne kadar uyumlu yarattığını düşünüyordu kımızını yudumlarken. Erkut kopuz eşliğinde bunları düşerken yatma vakti geldiğini anladı ve otağına girip döşeğine yattı. Erkut başlarda uykuya dalamadı ama en sonunda onu bir şey uykuya daldırdı.

Erkut düşünde koşarak sık ormanlara giriyordu, durmadan koşuyordu. Koşarken hep bir şeyler sorguluyordu. Kapkaranlık ormanın içinde ayın yansıyan ışıklarında görebiliyordu sadece. Gece korkunçtu.  Baykuş sesleri, kurt uluma sesleri daha çok ürkütüyordu. Erkut koşarken bir şeye rastladı. Kurgana benziyordu ama bazı farklılıklar vardı. Garip bir şeyler hissetti, o kurt ulumalarının baykuş seslerinin içinde başka şeyler duymaya başladı. Garip insan sesleri, anlamıyordu. Erkut sabah uyandığında bir gariplik içinde kalktı, dışarı çıktı. Doğa uyanmıştı, Erkut sabah aşını yedikten sonra ava çıkmak istedi. Atı da ,Erkut gibi içinde fırtınalar kopuyordu. Erkut ata bindiğinde sonsuz bozkırda koşuyorlardı. Erkut içindeki o sorgulamayı bitirmek istiyordu, âmâ bitmiyordu. Neydi o garip taş, ses ve yazı. Ava çıkmıştı, âmâ hiçbir şey avlamadan obaya geri dönmüştü. Obadaki Ulaş Ata, Erkut'un eli boş gelmesine alışık değildi, dikkatini çekmişti. Erkut atından indi ve çadırın önüne oturdu ve şöyle dedi:
-Ulaş Ata: Yiğit Erkut'um hayırdır, seni böyle düşündüren şey nedir?
-Erkut: Gece gördüğüm rüyadır, dedi.
-Ulaş Ata: Seni böyle düşündüren rüya ne rüyası Erkut Yiğit.
-Erkut: Karanlık bir ormanda kurgana benzeyen bir şey vardı, üstünde garip bir yazı vardı. Bir de garip bir ses.
Ulaş Ata ,Erkut'un anlattıklarını anladı, düşündü ama böyle garip bir rüyayı yorumlayamamıştı.
Akşam tekrar Erkut yattığında aklını kurcalayan şey vardı. Sürekli düşünüyordu, sorguluyordu. İçini bir tuhaf hissediyordu, kafayı yiyecekti.
Sabaha doğru otağında çıktı ve sonsuz ormana baktı. İçinden bir ses o ormana dalıp o balbala benzeyen taşı bulmak, o ilginç sesi bulmak istiyordu. Âmâ bunu ilk önce Ulaş Ataya söyleyecekti. Erkut, Ulaş Ataya şöyle dedi:
-Erkut: Ulaş Ata ben o rüyamda gördüğüm yeri bulacağım, dedi.
-Ulaş Ata: Erkut, sen bilirsin ama kendine dikkat et. Gök Tengri yardım etsin, dedi. Son kez kendinden bir emin şekilde yiyecek, içecek aldı ve atına bindi. Çatıda kendinden emin bir şekilde dolu dizgin yol aldı. Aklına ataların yaşadığı Ötüken geldi. Acaba rüyasında gördüğü yer atalarının yaşadığı o kutu yerin oranlarına mıydı? Atını eski yaşadıkları yere doğru sürmek geldi içinden ama işin garibi at diğer ormanlara doğru gidiyordu. Erkut ve atının arasındaki bağ bildiği için karışmadı nereye gittiğini bilmiyordu ama nedense içi rahattı. O derin ormanın içine girdi. Durmadan gidiyordu ,karanlıktı, korkutucuydu. Bir yerde dinlenmek için durdu atını bağladı ve ağcın dibine oturup dinlendi.

Yolun sonu nereye gidiyordu diye içinden geçirdi. Otururken yollara baktı ve üç yol vardı. Düşünüyordu ve 3.yoldan devam etmeye karar verdi. Kalktı ve yola koyuldu. Devam ederken bir atlıyla karşılaştı, atlılardan biri hangi boydansınız, dedi.
-Erkut: Karkın boyundanız, dedi.
-Erkut: Siz nerden gelip nereye gidersiniz? dedi.
-Adam: 'Hak yoluna gideriz.' dedi ve atını dehleyip dolu dizgin devam ettiler. Erkut bu sefer hak yolunu düşünmeye başladı. Adamların Kıyafetleri, börkleri Türklere benzediğini düşünüyordu. Aklından hak yolu, hak yolu diye geçiriyordu. Ulaş Ata onlara hiç böyle bir şeyden bahsetmediğini hatırladı ve yeni bir şey olduğunu düşündü. Artık akşam olmuştu ama o hala aklını kurcalayan şeylerden tek bir iz bulamamıştı.

Erkut ateş yakıp oturdu ve tek başına sonuz gökyüzüne bakıp, küçükken atasından, babası Afşin atadan dinlediği Türk beylerini hatırladı, yaptıkları  savaşları, mücadeleleri, bağımsızlığa düşkünlüklerini hatırladı. Sonra  uykuya daldı sabah uyandığında acaba bugün iz bulabilecek miyim? diye düşündü. Yola çıktı, sulak yer bulmalıydı. Bir dereye rastladı, derenin orda koyunları sulayan küçük bir çoban çocuğa rastladı.Çocuk derede su ile kendini yıkıyormuş gibi yapıyordu ama tam olarak da öyle bir şey yapmıyordu, konuşmuyordu o an. En sonunda su ile yaptığı iş bitti ve çocuk Erkut'un şaşkın bakışlarına bakarak şöyle dedi.
-Çocuk: Hayırdır ağabey? ikindi vakti geldi, namaz kılmak için abdest alıyorum, dedi.
-Erkut: Namaz nedir? Diye sordu.
-Çocuk: Biz Elhamdülillah Müslümanız, dedi.
-Erkut: Müslüman mı o ne çocuk?
-Çocuk: İstersen obaya gel, orda sana atalarım anlatsın, dedi.
Erkut çocuğun peşinden gitmeye karar verdi. Çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Onu meraklandıran şeyleri belki öğrenecekti.
-Çocuk: Ağabey, şurada ikindi namazını kılıyım. Sonra koyunları obaya götüreceğim, sen de gel, dedi.
-Erkut: Tamam, dedi.
Erkut çocuğun ne yaptığını inceliyordu, onu izlerken için de küçük bir kıvılcım yanıyordu. Anlamamıştı , sanki savaşa giderken bir kıvılcımdı. Sonunda çocuk namazı bitirdi ve yola koyuldular.
-Erkut: Senin ismin ne çocuk?
-Çocuk: Babam ismimi şehit olan Hamza'dan verdi, ismim Hamza, dedi.
Erkut içinden Hamza diye geçirdi.
-Erkut: Nerde yaşarsınız? dedi.
-Hamza: Az ileride yaşarız, dedi.
Sonunda Erkut obayı gördü, aklından obaları bizimkine çok benziyor diye geçirdi.
-Erkut: Bu obanın beyi kimdir? diye sordu.
-Hamza: Selçuk Bey, dedi.
-Hamza: Gelesin karnını doyurasın, sonra da merak ettiğin soruları cevaplarız, dedi. Hamza annesinin yanına gitti ve misafir olduğunu söyledi. Annesi sofrayı hazırladı ve tam sofraya oturdular ve Erkut o rüyasında duyduğu sesi duydu.
O ses aynıydı. İçi bir garip oldu, o içindeki küçük kıvılcım büyüyordu. Hamza'nın annesi başlayın artık, dedi. Hamza yemeğe besmele çekerek başladı ve Erkut bunun ne olduğunu düşündü. Yemek bitti ve Hamza hikaye dinleyelim, dedi.
Bütün çocuklar oturmuş, hikâye dinliyorlardı. Ama bunların Erkut'un bildiği hikayelerdi, şaşırmıştı. Hikaye anlatan amca, Erkut'un neden geldiğini sordu. Sonra da onun daha Müslüman olmayan Türklerden olduğunu anladı ve ona göre hikâyeler anlattı. Erkut sabah olunca Selçuk Bey'in huzuruna çıktı ve onun ne aradığını anlamıştı ve şöyle dedi.
-Selçuk Bey: Evet. Biz inandığımız Tanrıya Allah siz is Gök Tengri dersiniz, dedi.
-Selçuk Bey: Sen yemekten sonra imamız Bahadır'la bira sohbet et istersen, dedi.
-Erkut: Olur, Selçuk Bey, dedi.
Yemekten sonra Erkut ve imam Bahadır baya sohbet ettiler. Erkut merak ettiği her şeyi sordu ve artık kendisinden emindi. Gördüğü rüyalar, düşündüğü şeyler anlam kazanmıştı. Türkler ve Müslümanlar arasındaki şeylerin benzer olduğu gördü. Erkut otururken Hamza'ya şöyle dedi:
-Erkut: İstediğimiz zaman Müslüman olabilir miyiz? diye sordu.
-Hamza: Eğer gönülden istiyorsan neden olmasın, hemen imam Bahadır'ı yanına gidelim, dedi.
-Erkut: Tamam, dedi.
Bahadır imam oturuyordu ve Erkut, Hamza'yı karşıladı, oturdular.
Sohbete başladılar.
-Bahadır İmam: Erkut, sizi bu saatte getiren şey nedir? Diye sordu. 
Erkut bir anda o içindeki kıvılcımı atıverdi ve ben Müslüman olmak istiyorum dedi.
-Bahadır İmam: Gönülden istiyorsan ol, sen de hak yolunda savaş, sende Allah için cenk et, dedi.
O akşam Hamza ve İmam Bahadırın şahitliğinde Müslüman oldu. İçindeki kıvılcım artık hak yolu için yanıyordu. Erkut obasındakilere de İslamiyet'i anlattı ve yayılmasında emek verdi. Erkut'un kalan ömrü ise İslam davasını yüceltmek oldu...

Yorumlar

Yorum Gönder